Behçet Necatigil ve Ev

Bizlere evleri,insan dünyasını,ve içe yönelişi en güzel anlatan kişilerden biridir Behçet NECATİGİL, bir bakalım kendisini ne kadar tanıyoruz ve yazdıkları ile bize neler hissettiriyor. Birkaç şiirine göz atacak olursak:

Kapalı mı kapı iyi

Zil çalmaz değil mi iyi

Perdeler de inik iyi

Kendimize dönelim şimdi.

(“Başlıksız Şiirler”) Bu dörtlükte şair, eve yönelik bir kaçıştan ve dış dünya ile bağlantıyı kapı ile kesişten bahseder. Aslında her birimizin istediği de bir kapı ile o dünyadan kopmak değil midir? Bir kapı ile araya mesafeler koyabilmek, bir kapı ile kendimize yönelebilmek.

Kim bilir hangi

Odada anılara

Dalar kalırdım.

(“Düş”) şiirinde tam olarak bunu özetlemez mi bize şair?

İnsan ev ile dış dünyadan koparak kendisine bir sığınak oluşturur. Tıpkı bir kelebeğin henüz tırtıl iken oluşturduğu bir kabuk veya bir kaplumbağanın kabuğu gibidir evler. Öyle korunaklı bir sığınak, öyle içinde yaşanılacak kadar özel bir korunak olur ki insan için, içinden çıkılamaz. Belki de bu nedenle kaplumbağaların evini sırtında taşıdığına inanırız çünkü onun hem kabuğu hem de sığınağıdır evi, sırtından bir türlü atamadığı bir sorumluluğu, bir emeğidir aslında vazgeçemeyeceği. İşte insan da böyledir aslında, bizler için de ev; dış dünyanın getirip önümüze bıraktığı sıkıntılardan, güçsüzlüklerimizden, bizi yoran tüm sınavlardan, bunaldığımız tüm karmaşalardan ve koşturmalardan kaçıp içimize döndüğümüz, korunup sığınabildiğimiz kabuğumuzdur.

Aslında insanın yaşamında bir çerçevedir ev, çerçevenin içini doldurmak ise bize aittir. Kimisi gerekli gereksiz eşyaları alır koyar çerçevenin içine, dolu-dolu gözüksün ister baktığı her şey; kimisi ise sadelikten yanadır, gördüğünü ve hissettiğini sadece kendisi bilsin kendisi hayal edebilsin ister ve sadece huzuru alır koyar çerçevesinin ortasına. Böylelikle şekillenir herkesin çerçeve olarak görülen evinin içi. Peki ya siz düşündünüz mü nasıl ve nelerle dolduruyorsunuz çerçevenizi? Bir tebessüm sunuyor musunuz o çerçeveye?

Filizken köklendiğimiz, köklerimizi ise sıkıca sardığımız, can suyunu tam aldığımız en verimli toprağımız olan evlerde öyle ki köklerimizi söküp atmamız mümkün olmamaktadır, kökleri sökmek istedikçe daha da derinlere gittiğimiz yuvamızdır. Kim vazgeçebilir ki köklerinden…

“Bile/Yazdı” isimli kitabında Behçet Necatigil “Evler arasında konuşamaz olmuşu, evlerin uzağında konuştur!” diyerek insanların sığınağı olan evlerin; bazen de sessizlikleri, kurtulamayışları ve suskunlukları olduğunu nitelemiştir. Ne kadar doğrudur, öyle bir an gelir ki odalar üzerine üzerine gelir insanın, sesini çıkaramaz. Ailesine taşıyamaz içini, evin içinde, odaların arasında sıkıntıları bir duvar olur da eklenir evin duvarlarına… Bir çıksa rahatlayacak, konuşacaktır. İşte şaire göre, böyle insanları evin dışına çıkartmak gerekmektedir, biraz olsun özgürlüğü tadabilmeleri ve nefes alabilmeleri için. Gerçi, ne kadar çıkarsa çıksınlar yeniden köklerine döneceklerdir; topraklarıdır, yuvalarıdır onlar için evleri. Böyle insanlar fazla uzaklaşamazlar ve kaçışları yine evlerine olur. Sorumlulukları altında ezilip, kabuğunu bulduğu evlerine… Şair bunları şiirlerine yeri gelmiş bir erkek, yeri gelmiş bir kadın olarak ve onların duygularını hissettirerek, onlar gibi düşünerek ince ince işlemiştir.

Şaire göre ev, ne olursa olsun bulunulması gereken bir mekândır. Dış dünyanın canlılığına rağmen, evin karanlığı insanı çekmelidir çünkü ev sadece boş odalardan oluşan bir mekân değil aynı zamanda bir yuvadır. İnsanlar ise sokaklardan eve dönmelidir çünkü en önemli kaçış aslında insanın kendi içine yönelik olandır ve insanın buradan bir kurtuluşu yoktur, bu kurtuluşu elinden alan güç ise zorunlu sorumluluklarıdır. Şimdi hangimiz gitmek ve kalmak arasında bocalamıyoruz? Gitsek, dönüşümüz yeniden aynı yere olmayacak mıdır? Sahi insan, kendi içinden ne kadar kaçabilir, ne kadar uzaklaşabilir?

Evi ve odalarını kendisine bir korunak ve yaşam alanı olarak gören Behçet Necatigil aynı zamanda da evin sorumluluklarından yorulmuştur. Şairi en çok yoran şeylerden birisi de evdeki eşyalardır. Eşyalara verilen önemin insanlar tarafından birbirine verilmediğinden şikâyetçidir. Maddeleşmekten dolayı sıkılgandır şair çünkü gün geçtikçe bir eşyaya bağlı olmak, onsuz olamamak veya onunla yaşamak Necatigil’in özgür ruhuna hiç uymamaktadır.  Evlenmek ise sadece âşık olmak ve bir yuva kurmak değildir aynı zamanda bir evde sorumluluğu ile yaşamayı göze alabilmektir. Tek başına alınmaya korkulan sorumluluklar, yanında birisi varken alınabilmekte midir?

Ev insanın büyük dünyası odaları ise bireyin içsel dünyasıdır. Oda bireyin içine dönebildiği, ona özel olan mekânıdır. Oda insanın kapanıp, özgürlüğünü yaşayabildiği tek mekândır. “Şöyle rahat kendince ancak kendi köşende/ Hem de en rahatsız gene kendi köşende.” derken ise huzur ile tedirginlik arasındaki ayrımın bir oda ile olduğunu ve evin hem huzur, hem huzursuzluk kaynağı olabildiğini belirtmiştir. Yani en büyük huzurumuz evimizken, aynı zamanda huzursuzluğumuzun kaynağı da olabilmektedir…

 

Bir cevap yazın